Kişisel tarihimin en uzun ağustos ayının jurnalinden merhaba! Bu ay tarih tekerrür etti, Anadolu’nun kapılarını yeniden açtım ve vatana döndüm. Yurda ayak bastığım gibi emlakçıya, oradan elektrik-su açtırmaya, ardından hemen eşyacıya derken üç gün içerisinde daha jetlag bile olamadan hasbelkader yerleştik yeni evimize. Neden döndük, nasıl döndük, bunları hep konuşacağız, ama önce birkaç ay nefeslenmem lazım.

Dışarıda geçen 3 senenin ardından kendi vatanıma yeniden alışmaya çalışıyorum. Ekmeği akşamları evde pişirmek yerine sabah sıcak sıcak fırından almayı, telefon konuşmalarımı yeniden sansürlemeyi (malum artık konuşmamı duyan herkes ne söylediğimi anlayabiliyor), baloncuklu çay & meyve çayları yerine kahve ve siyah çay içmeyi, evlere ayakkabısız girmeyi ve kedimin tırnaklarını hatırlamam gerekiyor. Bir de günlük hayatta kullandığımız her şeyi ama her şeyi yeniden edinmem lazım. Yağmur yağdığında şemsiyem olmadığını, başım ağrıdığında ağrı kesicimin olmadığını, bilgisayarımı dışarı götürürken artık bir bilgisayar çantamın olmadığını hatırlıyorum. Çünkü mini bir kavimler göçü yaşadığında ve taşınmak için yalnızca iki valizin olduğunda şemsiyeni ve plaj şapkanı feda etmek zorunda kalabiliyorsun.

Gelgelelim bu ay nereye gittiğime… Bir yıl aradan sonra Kuzguncuk’un hemen girişindeki eski “Ekmek Teknesi’’, yeni Asude’ye gidip bir bardak çay istemeyi, çay gelene kadar da köşedeki pastaneden bir dilim cheesecake alıp gelmeyi özlemişim. İstanbul’a ayak basışımın 7. günü annemleri alıp favori İstanbul’uma, tam da önceki cümlede anlattığım rutinimi uygulamaya götürdüm. Giderkenki metrolar-marmaraylar ve inanılmaz ve korona tanımaz kalabalığı görmezden gelirsek ideal bir gün geçirdiğimizi söyleyebilirim. Ardından az ilerideki Bostan’a gidip takılmayı düşünüyorduk ama yine aynı kalabalık buna pek izin vermedi. Belki bir hafta içi daha erken saatlerde yine şansımızı deneriz.

Ne okudum? Kendi özgür irademle okuduğum kitaplar konusunda Calvino’nun uzun zamandır okuma listemde olan Görünmez Kentler kitabından bahsedebilirim. Gezgin Marco Polo ve Kubilay arasında geçen diyaloglarla dünya üzerindeki her kentten biraz geçen bu kitabı bildiğimiz sözcüklerle betimlemek çok zor. Yalnızca tam tadına varabilmek için bitirdikten sonra bir kez daha okuyacağım, bundan eminim. Bu kitabın benim için şöyle bir önemi daha var: Kitabı okumak için elime ilk aldığımda fark ettim ki bu kitap benim son 2 yıldır okuduğum ilk basılı kitap! Göçebeler için bildiğimiz anlamda “fotojenik’’ bir kütüphane kurmak zordur, taşınırken kitaplarımı taşıyamadığım için hep hediye ederim veya emanet bırakırım, büyük ihtimalle bir daha alamayacağımı hissederek… Son üç yıldır da kitabın fiziksel yükünü atıp ruhunu ya Kindle’dan elektronik olarak veya çeşitli uygulamalardan sesli olarak yanımda taşıyordum. Yanlış anlaşılmasın, kitap kokusu romantiklerinden değilim. Yine de yıllar sonra elime sayfa sayfa çevirebildiğim bir kitap alabilmek tuhaf bir his.

1_lLy2KPEYt47QGxLmGMsJOA.png

İş için okuduğum kitaba gelirsek, Mırıldanan Çocuk’u buraya dâhil edebilirim. Kedi Pepe’nin, çatıdan çatıya gezerken eve hapsolduğunu fark ettiği özel bir çocuğun hayatını kurtarma hikayesi, yine Pepe’nin dilinden sıcacık, yumuşacık bir dille anlatılmış. İlk sayfalarından itibaren beni sarıp sarmaladığını söyleyemeyeceğim bu hikâye beni utandıran bir şekilde, tüylerimi diken diken ederek sonlanıyor.
Gelelim ne izlediğime… Bu ay izlediklerimden aklımda kalan Pavyon belgeseli oldu. Ankara’nın pavyonları üzerine yapılmış akademik bir çalışmadan yola çıkarak pavyonların gerçek insanlarının katkılarıyla hazırlanmış bu belgesel, pavyonlar hakkında bildiğimiz, duyduğumuz her şeyi yıkıp yeniden şekillendiriyor. Ankara’da geçen beş yılda gördüklerimi dahi unutturan cinsten, içeriden hazırlanmış bu belgeseli henüz bitirmedim ama bu ay fırsatım olursa izleyip bitireceğim.

Bu ay ne yapmadım? Bu ay yapmadığım öyle çok şey var ki… Ama bu defa ben yapmadığım değil, yine yaptığım bir şeyden bahsetmek istiyorum: Sevdiğim işe döndüm! Öğretmenliği çok sevsem ve hâlâ her gece rüyamda öğrencilerimi görsem de yeniden tam zamanlı olarak editörlüğe, yayınevine döndüğüm için çok mutluyum. Bütün işimin gücümün kitap okumak ve daha fazla kitap okuyabilmek için uyanık kalmak adına kahve içmek olduğu için bazen öyle mutlu oluyorum ki nasıl başka bir iş yapılır, nasıl herkes bu işi yapmak istemez de doktor olur, mimar olur diye düşünüyorum :’)

Bir de yine bu ay uzunca zamandır ertelediğim bir şey yaptım, yogaya başladım. Herkes gibi karantina sürecinde hareketsiz kalmamak adına online destekle yapmaya çalıştığım yogayı fiziksel ve profesyonel olarak sıkış tepiş hayatıma sokuşturmayı başardım. İlk dersten aklımda kalan tek şeyse “çevremdeki her şeyi yargılamadan dinlemek, üzerine fikir üretmek veya değerlendirmek değil, yalnızca fark etmek’’ oldu. Bu cümle üzerine o kadar kafa yordum ki bir noktada cümleyi yargılamaya başladım. Nalışkanlık. Kurtulmak istediğim.
Herkesin diğer bütün işlerin anlamsız geldiği işi yapmasını ve dileyerek bu jurnali kapatıyorum. Eylül yazısında görüşmek üzere!

Q.E.D.

Creative Commons Atıf-Ticari Olmayan Kullanım-Aynı Şekilde Paylaşım 4.0 Uluslararası Lisans Sözleşmesi