Yılın kafada bittiğine işaret eden ağustos ayının sonuna geldiğimize göre hem bu ay hem de bu sene n’aptığımızı n’ettiğimizi değerlendirebiliriz. Yıllık muhasebemi toparlamak biraz vakit alabilir, o yüzden bu yazıda yalnızca ağustos ayını konuşup etliye sütlüye karışmadan, çok da kafaları karıştırmadan sessizce çekileceğim.

Bu ay öyle uzun geldi ki bir an hiç bitmeyecek sandım. Ayın başında n’aptığımı hatırlamak için bir müddet düşünmem ve galerimde gezinmem gerekti. Bayramın ardından yeniden şehir hayatına alışmaya çalıştığımız can sıkıcı bir haftayla başlamışız. Neyse ki alışmamız fazla sürmemiş, üç güne kendimizi toparlayıp düdük çalmadan yerimizi almışız. Kahveler, kitaplar, yollar, ani bastıran yağmurlar ve kavurucu sıcaklar derken bir ayı tüketmişiz.
Şöyle geri dönüp baktığımda fena da bir ay olmamış sanki: Ukuleleyi yeniden elime almışım, meteor yağmurlarını izlemeye gitmişiz, güzel masalarda çaylar kahveler içilmiş, okumuşum, dinlemişim…

Sol baştan başlayayım: Ukulele. Geçen sene yine bu zamanlarda elime tutuşturulan bu cep boy müzik aletiyle inişli çıkışlı bir ilişkimiz oldu. Önce bi’ ders aldım, birkaç melodi sonra sınıfta kalınca bi’ uzaklaştım. Sonra baktım beraber ders aldığım komşu çocukları çalıp eğleniyor ben alkış tutuyorum, bi’ gayret tekrar başladım. Kamp ateşinin başında hep beraber çalar söyleriz diye. Şu an yeniden hatırlama evresindeyim, ilerledikçe buraya da güncelleme yaparım.

Bu ay nereye gittim kısmını yine yakın rotalar ama farklı aktiviteler süslüyor. Ayın ilk haftalarında kalabalık, kaskalabalık bir grupla Ağva’ya meteor yağmurları seyretmeye gittik. 11’de krem peynire ekmek banmakla başlayan gece yerini oyunlara, karışık muhabbetlere, şarkılara bıraktı. Bir ara kitap bağışladığımızı, bir ara yalancı biri olmadığıma arkadaşlarımı ikna etmeye çalıştığımı hatırlıyorum. Bir de gömleğimde anlamsız bir yanıkla eve döndüğümü. Meteor yağmuru bir yana dursun, kayan bir adet yıldız görmediğim o geceyi yine de hep güzel hatırlayacağım.

Ne okuduğum kısmı yine güzel kitaplarla doldu bu ay. İş için okuduğum çizgi romanların ve ölü festivalleri temalı gotik romanların yanına kendi keyfim için okuduğum türlü türlü kitaplar girince ay boyunca çalkantılı bir okuma modum olduğunu söyleyebilirim. Fuat Sevimay’dan Kapalıçarşı bu ay ilk okuduğum kitaptı. Tarihin ilk “AVM”si Kapalıçarşı’nın hikayesi, çarşı henüz bir projeyken başlıyor ve dünyanın dört bir yanından gelen karakterlerin fantastik hikayeleri etrafında done dolaşa günümüzde noktalanıyor. Ofisim Kapalıçarşı’nın “arka bahçesinde” olduğundan sebep sürekli havasını soluduğum bu tarihi mekanın hikayesini Fuat Sevimay’dan okumak çok özeldi.

Yokluk içinde var olmaya çalışan birbirini seven bir çiftin, para muhasebesi yapamadıkları gibi kendi davranış ve kararlarının da muhasebesini yapamadıkları bir ömürlerinden hüzünlü ve kısa bir kesiti anlatan Sabahattin Ali’den İçimizdeki Şeytan, bu ayın ikinci kitabıydı. Kitabı dinlerken İstanbul sokaklarında aylak aylak dolaşasım, Beyazıt’tan Taksim’e yürüyesim geldi. Ne çok hayat, ne çok hikaye yaşanmış meğer tarihi yarımadada.

Bir Psikyatristin Gizli Defteri okuduğum üçüncü kitaptı. Oldum olası günlük okumayı, anı dinlemeyi severim. (N’aptım N’ettim’ler de bir nevi günlük değil mi zaten) Bu kitapta tecrübeli bir psikiyatristin meslek hayatı boyunca karşılaştığı tuhaf vakaları okurken de kitabın yazarıyla, yani kitaptaki psikiyatristle sohbet ediyormuşuz gibi hissettim. Gerçek olduğuna inanması güç bu hikayeleri bir süre daha zihnimde misafir edeceğim gibi duruyor.
Bu ayın son kitabı, hala okumaya devam ettiğim The Tale of Genji oldu. Tarihin ilk romanı kabul edilen eser, tam bin yıl önce, 11. yüzyılda yazılmış. Dönemin Japonya’sını, sarayda yaşayan kadınların anlatımıyla, yer yer şiir yer yer düz yazı şeklinde kaleme alınmış. Hikaye aynı dönemde yazılan diğer eserlerin aksine karakterlerin duygu durumuna ve olaylara karşı hissettiklerine fazlaca yer veriyor. Prens Genji’nin hayat öyküsü akıp giderken Japonya’daki aristokrasi kültürünü, dönemin giyim-kuşam alışkanlıklarını, o zamanki günlük hayatı da öğreniyoruz.

Ne okuduğum kısmını daha fazla dağıtmadan ne izlediğime geçiyorum. Bu ay izlediklerimden ilk aklıma gelen Good Omens oldu. Kıyamete beş kala başlayan dizi, dünyada görev yapan şeytanla meleğin, kaybettikleri deccalı bulma hikayesini anlatıyor. Yalnız şeytanla meleğin, yani Crowley ve Aziraphale’in “yasak” arkadaşlıkları öyle tatlı ki mekanların, dekorların ve kostümlerin inanılmaz şıklığını bile gölgede bırakıyor. Mini dizi izlemeyi severim, absürt komedi izlemeyi daha çok severim. Good Omens’i zaten izledim diyenlere de benzer frekanstaki The Good Place adlı mini olmayan diziyi tavsiye ederim.

Ne yapmadığımı da yazıp bu ayın jurnalini yavaştan toparlıyorum. Bu ayın başında yapmam gereken bir şeyi yapmadım, temmuz jurnalini yazmadım :’) Bu ay, yazının başında hatırlatmak istemesem de anmadan geçemeyeceğim orman yangınlarıyla keyifsiz bir şekilde başladığı için jurnal yazma enerjisini kendimde bulamadım. Canım ülkem gerçekten de evlatlarına kendinden başka bir şeyle meşgul olma imkanı vermiyor.

Eylül yeni başlangıçların, gerçekleşen planların, hayallerin, umutla konan güzel hedeflerin ayı olsun. Bir ay sonra görüşmek üzere!

Q.E.D.

Creative Commons Atıf-Ticari Olmayan Kullanım-Aynı Şekilde Paylaşım 4.0 Uluslararası Lisans Sözleşmesi