Arkadaşımın tavsiyesiyle, yağmurlu bir günde sırılsıklam bir şekilde iş görüşmesine geldiğim Xiamen Montessori Akademi, sahip olduğu doğal ve dingin ortam ve inanması güç derecedeki sessizliğiyle beni daha kapıdan girdiğim ilk an etkilemişti. Görüşmeden çıkar çıkmaz aradığım arkadaşıma ilk defa bir anaokulunun bu denli ilgimi çektiğini ama muhtemelen ihtiyaçlarını karşılayacak özgeçmişe sahip olmadığımı söylediğimi hatırlıyorum.

Ertesi gün aldığım telefonun akabinde hemen o Pazartesi çift dilli anaokulu öğretmeni olarak işe başladım. Bu ufacık okulun 6 ufacık öğrencisi vardı. 1 yaştan 6 yaşa toplam 6 öğrenci… Günün yavaşlığı ve öğrencilerin çalışma ortamının sessizliği uykumu getiriyordu. Gelin görün ki bu sakin çocuklar beni görünce bas bas bağırmaya, kollarımda dişlerini bilemeye ve çılgınlar gibi üstüme tırmanmaya çalışmaya başlıyorlardı. İlk günün sonunda müdür çocuklarla olan ilişkimin“Korkunç!” olduğunu söyledi. O böyle söylemeseydi de zaten her şey ortadaydı. Benimle başka bi’ dilde konuşan, başka ihtiyaçları olan, bana başka bakan çocukları anlayamamıştım. Bu okulda ömrüm uzun olmayacağını ve en fazla birkaç hafta içinde kırmızı kart göreceğimi düşünüyordum. Madem öyle, keyfime bakayım, gittiği yere kadar gitsin diye düşünerek çocuklarla oynamaya, onlara sulu şakalar yapmaya ve beni ısıranı ben de ısırmaya başladım. :)

Sabahları zorla söylettirdiğim her “Günaydın”la, beraber tırmandığımız her ağaçla, öğrettiğim her harfte ve öğrendiğim her tuhaf Çince kelimeyle (bkz. burun deliği, köpek kakası…) gün gün birbirimize alıştık ve dün itibariyle tam iki uzun yılı geride bıraktık.

İlk üç ay ağlaya ağlaya, sonraki altı ay 40 derece sıcağa rağmen kucağımda ve son bir yıldır da her gün elimi tutarak uykuya dalan Xiu Yuan, bir yıl boyunca benden kaçan ve bir dakika bile beraber çalışmaya ikna edemediğim, son bir yıldırsa her gün elinde çalışma kitabıyla bana koşan ve sonunda geçen sene benim ona okuduğum kitapları artık bana okuyabilen Jorbe, ilk zamanlar beni gördüğü an haka dansıyla güç gösterisi yapmaya çalışan, geçtiğimiz haftaysa okula gelirken bana çiçek toplayan Jiu Jiu… Büyüttüğüm ve beni büyüten, dünyanın dört bir yanından ama en çok da Çin’den, 6 kişi başlayıp 20’ye büyüyen geniş bir aile olmuşuz.

Çalışırken saate bakmamayı, ne olursa olsun, ama ne olursa olsun her meseleyi sabırla ve sessizce çözebilmeyi, her zor günü büyük bir bardak baloncuklu çayla eritebilmeyi ve Çin disiplinini bana uygulamalı olarak öğreten 12 mesai arkadaşımı da unutmayayım. Sayelerinde Çin pop müziğine de hâkimim artık.

Şu an bu yazıyı yine okuldan, her Pazartesi masamıza konan, hafta boyu bizi enerjik tutacak taze çiçeklerin kokusunda yazıyorum. Kapı girişinde uykulu gözlerle bana bakıyor Juan Juan: “Good morning Seyma 老师…” *

Benim çiçeklerim veda kokuyor bu hafta. Beklemediğim kadar uzun süren okul maceram bugün sona eriyor. Sevdiğim öğretmenlik işinden, daha çok sevdiğim ve bir süredir freelance olarak yaptığım editörlük işine geri dönüyorum.
Her kitabı, okumayı öğrettiğim çocukların da okuduğunu hayal ederek çalışacağım. En çok hangi sayfada güldüğünü, hangi resme bakınca ne düşündüğünü tahmin etmeye çalışıp muhtemelen ben de aynı yerlerde gülüp aynı resimlere dokunacağım. Yaptığım her kitap, tekrar tekrar okumaktan paramparça ettikleri kitaplardan biri olsun, öyle sevilsin diye uğraşacağım.

Öğrenmesi 6 ayımı alan isimlerini hayatım boyunca unutmayacağım 20 çılgın öğrencime son günaydınlarını söyletip, bu hafta sona ermeden onlardan ayrılacağım. Bir gün, bir yerlerde yeniden karşılaşacağımızı, birbirimizin kolunu ısırıp ayrı geçen zamanı ölçecek saatler yapacağımızı umarak…

*Good morning Seyma teacher!

Q.E.D.

Creative Commons Atıf-Ticari Olmayan Kullanım-Aynı Şekilde Paylaşım 4.0 Uluslararası Lisans Sözleşmesi