Yılı yavaş yavaş bitirdiğimizi hissettiren ayın, ekimin jurnalinden herkese merhaba. Her sene Ekim ayı gelince, “Hadi artık, yavaş yavaş toparlanalım…” hissine kapılıyorum. Ağır ağır başlıyorum yılı kapatıp çıkmaya. Bu sene de öyle oldu, ay değerlendirmelerinden yıl değerlendirmelerine geçtim bile kafamda.

Ekim ayının tam yarısı tamamen evde geçti. Şu süreçte aslında olması gerektiği fakat işten güçten bir süredir olamadığı gibi. Hastalığın artık nefesini ensemizde hissetmemizle ofis işlerini tamamıyla yeniden eve taşımamızla odağımız yeniden değişmiş oldu. Bir gün mont, ayakkabı bakarken ertesi gün sıcak tutan pijamalar, pelüş terliklere gitmeye başladı gözlerim. Yine de ayın hala dışarıda olduğum ilk yarısında, geçen aya nispeten, şemsiye edinmem gerektiğini hatırlatan yağmurlarda ıslandım. Çoğu zaman kendim çalıp kendim oynadığım bu jurnalleri takip ettiğini fark etmediğim bir arkadaşım bana şemsiye göndermiş. (Şaşkınlıkla thank you.)

Fazla uzatmadan bu ay nereye gittim ondan bahsedeyim. Bu ayın dışarıda olduğum yarısında Üsküdar’dan Kuleli’ye uzanan hatta uzun mu uzun bir yürüyüşe çıktım. Yoldaki kedileri sevdim, eski bir arkadaşımla Çengelköy’ün eski Çınaraltı’sında kahvaltı yaptım, Kuzguncuk’ta kahve içip (yine) Bostan’da güneşlendim. Kuleli’de ahşap ve yıpranmış bir iskelede ıslandım, iskelenin hemen ardındaki bankta güneşe gözlerimi yumup kurudum. Her şeye rağmen ve her şeyle birlikte hâlâ İstanbul’da olduğuma inanmakta güçlük çektiğim ben, her şeye rağmen ve her şeyle birlikte hâlâ İstanbul’da olduğuna inanmakta güçlük çektiğim yerlerde boğaza, kediye, güneşe doyduğum tazeleyici bir hafta sonu geçirdim.

Bu ay ne okudum, ne okudum… Bu ay ben çok sürpriz bir şey okudum: Arkadaşımın ne yaptım ne ettim jurnalini! Bu jurnallerin ilk okuru, fikrin doğumundan itibaren her adımının her aşamasına vakıf olan (okumayla-yazmayla pek de işi olmayan :P) arkadaşım üç aydır gizli gizli yazdığı kendi n’aptım n’ettim jurnallerini bana okuttu. Bilen bilir, diğer başlıklı yazıları halka arz ederken bu yazıları aslında ilk olarak kendim için yazıyorum. Ayımı hatırlamak, değerlendirmek, kendime kendimi anlatmak ve kalemimi paslandırmamak için. O yüzden yazma keyfini maksimumda hissederken okurların hissettiği okuma zevkindense bîhaberdim. Başkasının n’aptım n’ettim’ini okuduğumda aynanın diğer tarafına geçmiş gibi hissettim. Bir başkasının günlüğünü karıştırmak, o ayını onun gözünden seyretmek öyle büyük bir keyifmiş ki… Belki bir gün konuk jurnaller alırız aramıza.

1_1b19tCNyHkYgMG2yzQ4lLw.jpeg

İş için neler okudum neler… Öyle karışık bir listem vardı ki bir noktada kendimi Türkçe bir kitabın Lehçe versiyonunu kurcalarken buldum. Bütün bu karmaşa içerisinde en çok aklımda kalan, yakında Türkçede okuyacağımız Jion Sheibani’nin Lily and the Polar Bears’ı oldu. Yalnızca bildiğimiz, hakkında konuşabildiğimiz son on yılın değil, yüzyılların, bin yılların meselesi olan mülteciliği olabilecek en basit ve tatlı bir dille anlatan, eşsiz bir kitap bu. Gördüğünüz yerde yakalayıp okuyun, okutun, anlatın. Öyle bi’ kitap.

Ne izledim? Malum evde olmak, ben bu ay izledim de izledim. İzlediklerimden beni en çok etkileyenlerden biri Liqin’in tavsiyesiyle başladığım Nothing But Thirty dizisi oldu. Shanghai’da yaşayan üç kadının birbiriyle farklı noktalarda kesişen, gerçek hayattan çekilip koparılmışçasına canlı hikayesini anlatan bu seri beni sık sık henüz üç ay önce sonlanan Çin hayatıma götürüyor. Sahneler, karakterler, mekanlar öyle gerçek ki, her şeyi gerçek hayattan birileriyle veya bir yerlerle rahatça eşleştirebiliyorum. Ve evet itiraf ediyorum: Zaman zaman Çin’i özlüyorum…

1_RMha58kLkq41wdNdpi6PuQ.jpeg

Bu ay ne yapmadığımdan değil 2 adet ne yaptığımdan söz edeceğim yazıyı kapatırken. Bir, bu aydan itibaren jurnalleri artık İngilizcede de okuyacağız. Başka dillerden arkadaşlarımla da günlüklerimi paylaşmak, kendimi başka dillerde ifade etmek, biraz da yeni bir şeyler denemek için. İki, enstrüman konusundaki yıllardır süren amansız ve sonuçsuz çalışmalarımı ukuleleyle süslemeye başladım bu ay. Şimdilik tıngır mıngır sınıfın arka sırada oturanı olarak ilerliyorum, zaman içerisinde kaderinin önceki denemelerime benzememesini umarak.
Ekim ayının kapısını burada kapatıp kasım jurnalinde buluşmak üzere hepimizi sonbaharın son ayının tadını çıkarmaya davet ediyorum.

Q.E.D.

Creative Commons Atıf-Ticari Olmayan Kullanım-Aynı Şekilde Paylaşım 4.0 Uluslararası Lisans Sözleşmesi