Çılgın bir eylülün jurnalinden merhaba! Bu ay, sıradan bir eylül ayından beklenenin aksine inişli çıkışlı, gidişli gelişli, sıcaklı soğuklu, gülmeli ağlamalı geçti. Eylüller yeni bir yıla başlamanın heyecanını içimizde tutmaya çalışarak ve kahvecilere gelen güz aromalarını tadarak geçer, bilirsiniz. Bu sefer ayın getirdiklerinin hır güründen pek alamadık eylülün tadını. Neyse ki ay biterken bulutlar dağılmış, ayaklar yavaşlamış, havaya hafif bir tarçın kokusu yayılmış gibi.

Bu ayın jurnaline yeni başlıklar eklemeye karar verdim. Normalde nereye gittim, ne okudum, ne izledim, ne yaptım ve ne yapmadım’ı konuşuyorduk sadece. Artık bir de ne öğrendim, ne yedim ve neye hayret ettim gibi aya özel farklı başlıklar da olacak. Öneri başlığı olanları yorumlara davet ediyorum.

Bu ayın nereye gittiminde, daha önce de defalarca jurnallerde misafir ettiğimiz İznik Gölü var. İznik’i gide gele tükettiğimi düşünüyordum ki bu kez farklı bir odasını açtı bize: kamp yerini. Son birkaç aydır kampçılığa sardığımı biliyorsunuz… Yine sırtlandık eşyamızı, doldurduk termosumuzu çıktık yola. İznik gölünün kıyısına kurduk otağımızı. Hava o günlerdeki İstanbul havasının aksine öyle sakin, öyle berraktı ki. Gökyüzünün renk değiştirmesini seyretmek, suyu çekilmiş gölün kıyıda oluşturduğu şekilleri incelemek, kıyı boyu yürümek, yürümek, yürümek… Belki başka bir yazının konusu olacak gece yarısı hadisesini saymazsak, dinlendirici ve en “eylül” günlerinden biriydi ayın.

Geçen son birkaç aydır ne okudum kısmı dolup taşıyordu. Paragraf paragraf anlattığım kitaplarıma bu ay nazar değdi :’) Geçen ayın sonlarında okumaya başladığım Edge Case sakız gibi sündü. Ay döndü kitap bitmedi. Kitabın depresifliği, başkahramanın yer yer kendinden vazgeçmesi beni çok yordu. Yine de birazcık bahsedeyim bu bol ödüllü kitaptan. Kocası bir anda ortadan kaybolan Edwina, bir yandan kocasına ne olduğunu anlamaya çalışırken diğer yandan da yaşadığı topluma "ait olmamanın" getirdikleri üzerine düşünüyor ve kocası olmadan "kim" olduğunu bulmaya çalışıyor. Kitabın dili akıcı ve derdi düşündürücü. Sadece dertli şeyler okumak için doğru bir ay değilmiş galiba. Bu kitabı bir an önce bitirip ekim yazısında taze ve keyifli kitaplarla geleceğim karşınıza.

Ne izlediğime gelirsek… Birkaç gerilim filmi, birkaç da belgesel izledim ama en çok aklımda kalan -muhtemelen hala izlemeye devam ettiğim ve bir süre daha devam edeceğim için- Downton Abbey oldu. Titanik’in batmasıyla muhtemel varisini kaybeden soylu bir aristokratın ve ailesinin pembe dizi tadındaki hayatını anlatan bu tarihi drama, İspanyol gribi, 1. Dünya Savaşı gibi dönemin tarihi olaylarına da yer veriyor. Oturup izleseniz belki sıkıcı gelir ama ara ara açıp bir bölüm izlemek, beyin gerektirmeyen bir işle meşgulken arkadan İngiliz aksanlı tatlı tatlı konuşmalar dinlemek isterseniz gayet keyifli olabilir.
Bu ayın son günlerinde bir anda herkesin gündemine oturan Squid Game’i de izlemeye başladık Yefan’la ama ben ikinci bölümden sonrasını hatırlamıyorum :’) Benim içim geçse de (yaşlanma keyfi) Yefan hepsini bitirmiş, bana sonunu anlattı sağolsun. İzlediğim kısmıyla alakalı yapabileceğim tek yorum, iç dağlayan bir drama ve muhteşem mekanlar.

Yazımıza yeni katılan bu ay ne öğrendim kısmına gerçek anlamda bir öğrenme sürecinden bahsederek giriş yapmak istiyorum. Harvard online derslerini biliyorsunuzdur, pandemi döneminde herkes bir bakmış, birkaç ders almış duyduğum kadarıyla. Duyduğum kadarıyla diyorum çünkü pandemi dönemini çok uzaklarda, başka coğrafyalarda başka gündem ve alışkanlıklarla geçirmiştim. Ünlü Çinli yazar Wang Anyi’yle alakalı bir şey ararken karşıma Harvard online derslerinden China X Book Club: Five Authors, Five Books, Five Views of China çıktı. Son zamanlarda okuduğum China in Ten Words (Yu Hua) dahil beş ayrı yazardan beş ayrı kitabın evrile çevrile, yora yora ele alındığı bu ders serisini zaman zaman gerilim filmi izler gibi ağzım açık zaman zaman da not ala ala, durdura durdura izledim. İlgilisine tavsiye ederim.

Ne yedim? Bu kısmı koyup koymamakta kararsızım, belki sonra çıkarırım ama yine de bir deneyelim. Bu ay yiyip içtiklerimden bahse değer ilk şey 月饼, yani ay keki. Çin’de kutlanan Ay Festivali sırasında yapılıp yenen bu dışı kurabiye-içi kek hamur işi, beni her yazıya başka bir bahaneyle giren, bahsetmekten kendimi alamadığım Çin’de geçen yıllarımda kutladığımız festivalleri hatırlattı Oradayken arkadaşlarımla, öğrencilerimle yapıp fırından çıkmasını beklerken kokusuyla acıktığımız ay kekini bu yıl yalnızca Çin’den gelen minik bir kutudan çıkan, soğuk ve sert haliyle yiyebildik. Yine de güzeldi :’)

Yazıyı kapatmadan ukuleleyle ilgili güncelleme geçeyim: İstediğim ve planladığım kadar vakit ayıramasam da şükürler olsun bir parçayı adam akıllı çalmayı başardım. Parça da The Lion Sleeps Tonight :D Şimdilik keyifle kendi kendime çalıp söylüyorum, biraz pratikten sonra ortamlarda boy göstermeye başlayacağım.

Ekim bütün sonbaharlığı ve karanlıklığıyla gelirken herkes için tek dileğim bir tatlı huzur. Bir sonraki jurnalde görüşmek üzere!

Q.E.D.

Creative Commons Atıf-Ticari Olmayan Kullanım-Aynı Şekilde Paylaşım 4.0 Uluslararası Lisans Sözleşmesi