Bundan yıllar yıllaaarr önce, bir atölyeye katılmak için hayatımın ilk yurtdışı seyahatini yapmıştım. Bavullarımızın kayboluşunun ardından, hafiften soğuk yiyip güzelce ıslandıktan sonra başlarda çok garip gelen ama sonrasında insanda bıraktığı duyguyu çok sevdiğim pansiyonumuza varmıştık. Ertesi gün ağlamaya yakın halde “ben geri dönmek istiyorum ama sen mutlaka kal” dememi hatırlarsak çok da güzel başlamamış bu atölye/gezi arası seyahatimiz diyebiliriz jjsjsjs. Hangar gibi bir mekanda atölye ekiplerinin kurulması için çekilişler yapıldıktan sonra arkadaşımın beni fırçalayıp terkedişi ile habitatına tutunmaya çalışan her canlı gibi ben de hayatta kalma dürtüsü ile bir anda İngilizce konuşmaya başlayıvermiştim. Subhanallah ibretlik hikaye. Baktım ortama tutunuyorum hala hayattayım, kör topal ilerleyelim bari demiştim. Canım arkadaşımdan korkmam da durumu tetiklemiş olabilir, hakkını verelim. Ya allah diyerek başladığım bu seyahat Dublin’in havası, sokakların enerjisi, kahve içilen marketleri, şehir sınırına kadar yürümelerimiz ve adını hatırlayamadığım soslu sandviçleri ile hala aklımda. Bir gün tekrar gitmeyi çok isterim gerçekten, gele bir de o arkadaşımla olursa tadından yenmez.

Şimdiii bu girişle konuya ve modumuza ısındıysak size hayatımın en tatlı uykusundan bahsetmek isterim.
Turist olmak, yürüyerek gezmek ve sürekli yeni şeyler görmek beni inanılmaz heyecanlandırıyor. Elimizde makinelerimiz Dublin’in yarısını yürüdüğümüz bir günün ortasında hafif serin havayı yağmur desteklemiş, bizi kapalı bir mekana girmeye zorlamıştı. Kocaman hacimli, çelik strüktürlerle geniş açıklığın geçildiği ve ortada büyük alanın bırakıldığı bir yapıya atmıştık kendimizi, ne burasıııı diyerek. Mimarlık öğrencisi heyecanı vardı o sıralar üzerimizde, hüzünlü. Mekanda dükkanlar vardı ama kapalıydı çoğu, sonunda açık bir galeri olduğunu hatırlıyorum. Onun da karşısında bir adet uzak doğu kafesi. Sadece açık olduğu ve oturabileceğimiz bir şeyler olduğu için girelim bari diyerek girmiştik galiba. Duvarlar minik çaydanlıklarla doluydu, içeride binbir çeşit çay varmış….. İşte ben o kısımda bir yükseldim. Çok severim hafif çaylar içmeyi. Uzunca bir sunumun ardından öğrendiğimiz bilgileri asla kullanmayarak siparişler verdik jsjdhsd. Sonra cama bakan iki sandalyeye yan yana oturduk. Oturunca ayaklarımın altının sızladığını hatırlıyorum. Çaylarımız önümüzde siyah ağır demliklerinde demlenirken biz de hafif hafif kurumaya başlamıştık. Normalde asla susmayan biz ufaktan sessizliğe de gömülmüştük. Ben çayı mı içtikten sonra orada sızmışım. İşte o uyku, asla unutamadığım hala daha bir kere daha öyle uyusam ya keşke dediğim bir uyku. Bir uyku ne kadar övülebilirse o kadar övmek istediğim uyku. Uyurken bile çok güzel uyuduğumu hissediyordum resmen, mekanın kokusu hala aklımda. Uyandığım an arkadaşıma ben çok güzel uyudum ya bu neydi böyle demiştim düşünün. Maksimum beş dakikalık uykumdan o kadar tatlı uyandım ki, tam o an dünyanın en mutlu insanını seçseler ilk üçe oynardım, iddalıyım.

O an’ın üzerinden tam 7 sene geçmiş. İnsan hayret ediyor. Ben hala keyifle adaçayı ya da yeşilçay içerken o uykumu ve o an’ı hatırlarım. İçtiğim çayın adını asla hatırlamıyorum, ama bu beni daha da mutlu ediyor. Efsunlu bir çay içmişim gibi düşünüyorum. Ne çayın adını hatırlıyorum ne de mekana ve o an’a dair tek bir fotoğrafımız var. Hikayenin zihnimde efsaneleşmesi için her şey hazır. Artık o an’ı nasıl hatırlamak istiyorsam öyle. Özgürüm. Belki de duvarlar çaydanlık dolu değildi ama benim için doluydu, buna kim karışır. Canım arkadaşım çıkıp saçmalama yoktu dese bile kanıt yok diyerek sonuna kadar tartışabilirim jsjsjsh. Ne güzel şey zihnin özgür olması, yaşasın özgür hayaller arkadaşlar!

Q.E.D.

Creative Commons Atıf-Ticari Olmayan Kullanım-Aynı Şekilde Paylaşım 4.0 Uluslararası Lisans Sözleşmesi