Haziran öyle uçsuz bucaksız bir zamana yayıldı ki sonuna erdiğimizde ayın başına dair hiçbir şey hatırlayamıyordum. Bi’ ara Moda sahildeydim, evde dolaşan minik bir kedi hatırlıyorum, Beykoz’a dair bir şeyler canlanıyor gözümde, bi’ öğlen yemeğimi de Malezya mutfağında yedim yanılmıyorsam, sonra Dragon Boat Festival de bu aydı sanki…

Durun durun, hepsini toparlayacağım şimdi. Daha önce bahsettim mi bilmem, haziran-temmuz-ağustos ayları benim kafamda hep alacalı bulacalı canlanır. Okul yıllarından gelen, sonraki üç senelik mini öğretmenlik deneyimiyle de perçinlenen bir zaman algısı alışkanlığı olarak yılbaşını her sene ocakta değil eylülde kutlarım; genel yılsonu değerlendirmemi de mayıs-haziran gibi yapar, yılı kapatırım. Arada kalan üç aylık yaz dönemini adeta zamanda bir kırılma gerçekleşmiş de bir boşluğun içine düşmüşüm gibi havada süzülerek ve kontrolüm dışında gerçekleşen olayları seyrederek geçiririm. Bu yaz, tam zamanlı çalıştığım ikinci yaz –hatta bir buçukuncu- o yüzden yeni bir tür keşfetmiş gibi gözlemliyorum kendimi, biraz da bocalayışımı.

Bu arada mayıs sonlarında bir anda ailemize katılan Pişmani Ye, aynı hızla hayatımızdan çıktı. Başka hayatların kedisi oldu. Duygusal açıdan ayrılmak ağır gelse de bütün gün evde yapayalnız kalması içimi inanılmaz acıtıyordu. Birkaç hafta kendine gelip sağlığı düzelene kadar misafir ettik, işten çıkar çıkmaz koşa koşa eve gittik, mecburi haller dışındaki bütün vaktimizi ona ayırdık fakat mesai saatleri yalnızlığına bir çözüm bulamadık. Onunla bütün gün oynayacak iki tatlı çocuğu olan güvendiğimiz bir tanıdığımız Pişmani Ye’yle yaşıt kedilerine arkadaş isteyince de üzülerek de olsa Pişmani’yi onlara verdik… Bu da bir ana olarak yaptığım ilk fedakârlık oldu, evladımın mutluluğu için evladımdan ayrı düştüm. :’)

Haziranda nereye gittim’e geçip düşen modları biraz toparlıyorum. Bu ay nereye gittiğimi de unuttuğum için fotoğraf albümüme daldım ve içinden bölük pörçük sahil fotoğrafları çıkardım. Vaktim büyük oranda Moda sahilinde geçmiş. Fotoğraflarda kimi zaman yanımda arkadaşlarım var kimi zaman Yefan. Bazı fotoğraflardaysa baloncuklu çayım ve ben taşlara oturmuş dalgaları seyrediyoruz. Her gün işe vapurla gidip geliyosun, niye hala sahile gitmek istiyosun, diyor bazı dostlar, ne bileyim, seviyorum işte.
Beykoz'da da minik bir tarihi-turistik tura katıldım. Size de söyleyeyim, her çarşamba günü öğleden sonra Beykoz Milada Cafe'nin önünden rehber eşliğinde bir tur başlıyor Beykoz'un içlerine doğru. Yürüyerek 1.5-2 saat süren bu turda hem mekanların tarihi hakkında bilgi veriliyor hem eski Türk filmlerinin geçtiği yerler geziliyor. Tura katılmak için tek yapmamız gerekense çarşamba günü öğleden sonra orada olmak ve cafeden bir bardak içecek satın almak (baloncuklu-yaban mersinli içeceği tavsiye ediyorum).

Haftanın tam ortasında çok iyi geldi bize.
Bu ay ne okuduğumla alakalı bir yazı yazmıştım (Raftaki Curcuna) ama kısaca burada da bahsedeyim. Bu ay, aylardır iş dışında adam akıllı kitap okuyamamanın verdiği açlıkla irili ufaklı bir sürü kitap okudum. Asıl motivasyonum okunmayı bekleyenler rafımı eritmekti ama bu iştahla eriteceğimi düşünmemiştim. Diğer yazıdan ayrı olarak, okuduğum kitapları en sevdiğimden en az sevdiğime doğru sıralayayım:

  1. Hermann Hesse’den Ağaçlar. Beni şehrin karmaşasından alıp uzak ormanların sakinliğine götüren bu kitap, okuduklarım arasından en sevdiğim oldu. (Hatta doymayıp iki kere okudum.)
  2. Fuat Sevimay’dan Anarşık. Uzun zamandır okuma listemde beni bekleyen Anarşık, Kemal Sunal filmleri tadında, keyifli bir kitaptı.
  3. Ercan Kesal’dan Peri Gazozu. Listedeki ilk iki kitabın aksine efkarlı mı efkarlı bir kitaptı Peri Gazozu. Başka yılların Anadolu’sunda geçenleri okurken içim cız etti.
  4. Ayşe Kulin’den Veda. Osmanlı’nın son zamanlarını, o yılların İstanbul’unu anlatan, sürükleyici bir kitaptı. Atmosfere öyle kaptırdım ki kendimi, kitap bittikten sonra zihnen günümüze dönmekte zorlandım.
  5. Mahir Ünsal Eriş’ten Sarıyaz. Deprem ve havaya çöken sarı bir toz kütlesinde birleşen hikayeler… Bu kitabı da gerçekten severek okudum.

Artık müsaadenizle ne izlediğime geçiyorum. Bu ay izlediklerimden bana en iyi gelen Kemal Sunal filmleri oldu. Malum platformlara düşmesiyle benim de gündemime yeniden giren bu filmler, her sahnesini ezbere bilmenin verdiği bir rahatlık ve keyifle yorgun akşam sohbetlerinin fon müziğiydi. Bu ayı kendi çapımda bekleyenleri eritme ayı ilan ettiğim için uzun zamandır izlemek istediğim birkaç diziye de başladım ama vakitsizlikten hiçbirinde 1-2 bölümden öteye gidemediğim için bu yazıda yer veremeyeceğim.

Artık ne yapmadığıma geçip yazıyı yavaş yavaş nihayete erdiriyorum. İyi bir podcast dinleyicisiyimdir. Metroda beni kendi kendime gülerken görürseniz bilin ki yıllardır takip ettiğim radyo programının (Rabarba) podcast kaydını dinliyorum. Ya da gün ortasında elimde bi’ paket cips görürseniz O Tarz Mı boksör ve boksözlerine eşlik ediyorumdur mutlaka. Eğer ben sizi görmüyorsam, genel olarak etrafımdaki herhangi bir şeyi görmüyorsam da bana hayatı sorgulatan Bi’ Gidene Soralım vardır kulağımda. Sabah işe giderken, beyin gerektirmeyen ıvır zıvır işler yaparken, öğle yemeği yerken biri bana fısır fısır bir şeyler anlatıyormuş gibi sürekli bir şeyler dinliyorum. Ama bu ay, bu üç program da kısa bir araya girdiği için neredeyse hiç podcast dinlemedim. Ara ara açtığım, takip edip konuğuna göre dinlediğim (Umarım Annem Dinlemez gibi) programları saymazsak baya baya yalnız yiyorum yemeklerimi. Muhtemelen önümüzdeki ay da bu anlamda biraz kurak geçecek.

Öyle böyle bitirdik haziranı. Temmuzdan hepimize kafa dinlemeli günler, gevşemiş omuzlar, hafif bronzlaşmış bir ten ve denize değmiş ayaklar diliyorum. Bir dahaki ay görüşmek üzere kıymetli n’aptım n’ettimciler.

Q.E.D.

Creative Commons Atıf-Ticari Olmayan Kullanım-Aynı Şekilde Paylaşım 4.0 Uluslararası Lisans Sözleşmesi