Kısa ömrümün ilk “işe” gidişi, üniversite sınavına girmeden bir gün önce, en yakın arkadaşımla birlikte gitmek istediğimiz bir konserin bilet parası için atıldığımız ve toplamda 1 (bir) gün süren çiçek serası macerasıdır. Heyecandan bütün gece gözümü kırpmadığım için serada öğle paydosu verildiği an mis kokulu bir limon ağacının altında uyuyakalmıştım. Ve hayatımın bu ilk mesaisine küçük bir Yalova dolmuşuyla tıngır mıngır gitmiştim.

Ankara’da üniversite öğrencisiyken akademik çeviri yapmaya başladığımdaysa iş yerim yurttaki çalışma masam olduğu için yatağımdan masama kadar olan 5 adımlık mesafeyi kat etmenin yürümekten pek de değişik bir yolu olamadı. Kendimi dükkânın arka odasında yatan bir esnaf gibi hissettiren bu deneyimin en güzel yanı bütün “ofisimin” elimin uzanabildiği noktalarla sınırlı olması, ayağa kalkmama gerek kalmadan bir oturuşta bütün işimi halledebilmemdi.

Mezun olup yayınevinde çalışmaya başladığımda İstanbul’un diğer ucundan Cağaloğlu’na, otlamaya giden keçilerle başlayıp bir denizyıldızı gibi camına yapıştığım metrobüs yolculuğuyla devam eden ve her sabah mütemadiyen bir papağanla burun buruna (burun gagaya?) gittiğim tramvayla ilerleyen bu uzun yolculuk, hemen indiğim durağın yanından aldığım bir bardak kahveyle gün doğarken yavaş yavaş indiğim yokuşta son buluyordu.
Aynı günlerde sık sık Yalova’ya gidip geldiğim için o vakitler beni işe taşıyan sabah 7.15 İdo feribotunu da anmazsam hatrı kalır.

1_kXJJwcBRx8tblYlG3vjMdA.jpeg

Gün geldi Çin’e taşındım, girişimci Türk kanım damarımda durmadı ve hamarat bir arkadaşımla lahmacun işine giriştik. O pişirdi, ben pazarladım ve bir anda Şangay’dan Tibet’e tüm Çin’de bir lahmacun rüzgârı esmeye başladı. İşte tam da o günlerde işe, yani arkadaşımın mutfağına, adanın bir ucundan diğer ucuna uzanan, duraklarda her kapı açıldığında okyanus kokusunu içime çektiğim bir otobüsle gidiyordum.

Maalesef bu maceram çok kısa sürdü ve Çin’i lahmacuna doyuramadan bir Montessori okulunda çalışmaya başladım. Bu minik okul, girişi evimin önünde olan haliç parkının çıkışındaydı ve bir buçuk yıl her sabah Pasifik kıyısındaki egzotik ağaçların altından, bisikletle 15 dakika süren terapi gibi bir yolculukla işe gittim, eve döndüm. Son zamanlarda aramıza bir de elektrikli scooter katıldı, o henüz bu yazıya girmek için çok genç, sayılmaz.

Bu süreçte üniversite yıllarında beni saran dükkânında yatan esnaflık hissi beni bırakmadı ve bir yandan da freelance işlerim, masama giden -bu defa 5 adımdan azıcık daha uzun süren- yolları da az teptirmedi.

Şimdiye kadar farklı farklı yollarla işe gittim, gittik, şimdilerdeyse bin bir farklı yolla işe gidemiyoruz. Yalnızca şanslılarımız dükkânının arkasına çekyat atmak yerine, evinin bir köşesine adım adım yaptığı kısa bir yolculukla çalışmaya devam edebiliyor. Adım adım işime giderken benim aklımdan tek geçen bir an önce hepimizin koşa koşa işe gidebilmesi, elimize kahvemizi alıp o yokuşu ağır ağır inebilmesi.

Q.E.D.

Creative Commons Atıf-Ticari Olmayan Kullanım-Aynı Şekilde Paylaşım 4.0 Uluslararası Lisans Sözleşmesi