Hiçbirimiz doyamasak da son günlerini yaşıyoruz yazın. Haziranın da yarı yasaklı, çoğunlukla yağmurlu geçtiğini hatırlarsak henüz bırakmak istemiyor olmamız anlaşılabilir gibi. O kadar uzun zamandır evdeyiz, şehirdeyiz, stresli ve kalabalığız ki yazın başında tatil planları yaparken çoğumuz otelden ziyade sessiz, kimsesiz orman-göl ararken bulduk kendimizi.
Etrafında duvarların olmadığı, rahatça nefes alabildiğimiz, gece sessizce göğü seyredebildiğimiz deniz kıyıları, yaşlı ağaçlarının gölgesinde saklandığımız ormanlar, minik minik dalgalanan tatlı sular her zamankinden daha yüksek sesle çağırıyordu bizi kendine. Kavuştuğumuzdaysa ne kadar uzak kaldığımızı, birbirimizi ne kadar özlediğimizi hatırladık.

Sitenin girişindeki fotoğraftaki ağaçlı yol da Xiamen’ın bir koyunda ormanın bir parçası, “şahsi dinlenme tesisim”. Her gün içinden geçerken çığırtkan kuşlu dalların altında hızlandığım, hamaklarda uyuyan işçilere yaklaşınca yavaşladığım, iskeledeki artık yerini ezberlediğim sallanan tahtaların üstünden atladığım o güzel ormandan sonra yeniden İstanbul’a, şehre dönmenin beni ne kadar yorduğunu yeni yeni fark ediyorum. Yefan da böyle hissediyor olacak ki bu yaz bizim de bütün planlarımız, hafta sonlarımız döndü dolaştı doğaya çıktı.

Çocukken katıldığım minik izci aktiviteleri ve sonrasında da birkaç çadırlı kamp denemesi dışında kampçılıkla ve doğada kalmakla yakından bir alakam olmadı. Kampa gitmeye niyetlenince ne lazım olur ne olmaz bilemediğimizden valizlerce eşyadan boy boy masaya, bakkal bulamama ihtimaline karşı aldığımız poşet poşet abur cuburdan katlanabilir küreğe bir sürü eşyayla doldurduğumuz bir bagajla çıktık yola. İlk durağımız, daha önce hiç gitmediğimiz Ayvalık oldu. Vardığımızda hem yiyecekler hem biz sıcaktan erimiş, tarumar olmuştuk. Hemen kendimizi o an internetten bulduğumuz Ayvalık Kamping Saklı Cennet’e attık. Deniz kenarına, çamlığın içine kurulan bu kamp yeri öyle büyüleyici bir manzaraya sahipti ki taşlık kumluk dinlemeden denizin üzerine kurulu platformlardan birini seçip çadırımızı kurduk. Arabayı park ettiğimiz yer de yakın olduğu için yalnızca ihtiyacımız olan şeyleri çıkarıp fazla yorulmadan kampın zahmetli işlerini bitirip keyifli kısmına geçtik. Çay-çekirdek eşliğinde dereden tepeden konuştuğumuz -belki biraz da dedikoduya daldığımız- uzun ve tatlı bir yaz akşamıydı.

Ertesi gün İzmir’e gitmeyi planlıyorduk fakat Ayvalık öyle güzeldi ve biz öyle yorgunduk ki direksiyonu yakına, Sarımsaklı’ya kırdık. Açık havada uyumak, gün batarken deniz kenarında kitap okumak, sabaha kadar deniz kıyısında sohbet etmek pek güzeldi de acemi kampçılar olarak bir es vermemiz gerekiyordu, otele geçtik.

Araya oteller, şehirler, evler girdi ve çadırımızla tekrar dönüş yolunda, Tekirdağ Uçmakdere’de buluşabildik. Uçmakdere’deki kamp alanı da deniz kenarına, yüksek söğüt ağaçların altına kuruluydu. Ayvalık’a göre daha kalabalık olmasına rağmen çalışanlarından mıdır, “eve” daha yakın olduğundan mıdır bilmem ortamı daha sıcak geldi bize. Bu defa kampa yemek pişirmeyi, mangalı da dahil ettik ve kampın asıl zorluğunun çadır kurmaktan ziyade yemek işleri olduğuna kesin bir şekilde ikna olduk. :) Dalga sesleri kimini uyutmayabilir (bkz. Yefan) kimine ninni gibi gelir (bendeniz), yine de kıyıya şiddetli ve gürültülü vurduğunu buraya yazmak gerekir. Uçmakdere’ye mutlaka tekrar gideceğiz, bu kez sandviçlerimizle ve daha sakin bir zamanında.

İlk grup kampımızı da tatilden hemen sonraki hafta sonlarından birinde, Şile’de yaptık. İnternet aramalarında üst sıralarda çıkmasına güvenerek Seferoğulları’na gittik fakat işletme ve yer olarak öncekilerin yanında epey zayıf kaldı. Plajı, ormanı çok güzel fakat arazi öyle eğimli ve kamp alanı öyle kalabalıktı ki grupça rahat edebileceğimiz bir yer ararken iyice ormanın içine girdik. Kuymaklı kayvaltılar, mangallar, romantik led ışıklar derken “şehirli kampı”na dönen premium kampımızın en yorucu kısmı her ihtiyaç için kamp alanına yürümek zorunda kalmak ve eşyaları taşıma kısmıydı.

Geçtiğimiz günlerde kalmalı olmasa da meteor yağmurunu seyretmeye gecelemeye yeniden Şile tarafına, bu kez Ağva’ya gittik. Belediye’ye ait, sahile yakın bir kamp yerinde kalabalık bir grup toplandık, çadırla mangalla uğraşmadan yalnızca sandalye ve atıştırmalıklarla uzun uzun sohbet ettiğimiz, arada yakaladığımız meteor kaymalarını birbirimize göstermeye çalıştığımız keyifli bir akşam geçirdik.
Henüz acemisi olmakla beraber uzun vadede kesinlikle hayatımda olmasını istediğim kampçılıkla alakalı şu ana kadar edindiğim tecrübelerden birkaç maddelik bir not çıkarmak gerekirse:

-Eşya ne kadar azsa kampı kurmak o kadar kolay ve keyifli oluyor. Sırt çantasına sığmak, kalabalık bir grup değilseniz mangal yakmak yerine önden atıştırmalık hazırlamak çok daha konforlu. Mangal, dikkatsizlik sonucu ormana, doğaya zarar vermemek adına da hassas davranılması gereken bir konu.
-Açık havada otururken sinek kovucu sprey sıkmak çok işe yarıyor, hele de sinek ısırıkları alerjik sonuçlar doğuruyorsa.
-Çadır içinde mat, şilte, uyku tulumu yerine şişme yatak kullanmak uyku kalitesini doğrudan etkiliyor. Çadırınızın da sineklikli, hava alan pencereleri varsa sıcak havalarda bile çok rahat kamp yapılabilir.

Ben bu kamp işini sevdim, her seferinde bir önceki kampı değerlendirip ona göre hazırlanarak kendime göre en uygun kamp yolunu-yerini-eşyalarını bulacağıma inanıyorum. Şimdilik listemde Yalova, İznik gibi yakın rotalar var, şuraya da git, burayı mutlaka gör dediğiniz bir yer olursa bana nerelerden ulaşabileceğinizi biliyorsunuz sevgili kampsevmekisteyenler.

Q.E.D.

Creative Commons Atıf-Ticari Olmayan Kullanım-Aynı Şekilde Paylaşım 4.0 Uluslararası Lisans Sözleşmesi