Gün itibarıyla hepimiz hayatımızın en uzun martını geride bıraktık. Çin için nispeten güzel, dünya için kalp kırıcı gelişmelerle dolu 1 ay. Ben bu ayda n’aptım n’ettim hemen anlatmaya başlıyorum.

Her şeyden önce zamanımın yüzde doksan dokuzunu evde geçirdim. Malum sebepler… Ama yine de virüs meselesinin Çin’de baya baya kontrol altına alınmasıyla Mart ayına göre daha sosyal olabildim; Xiamen’a iyice yaz geldi ve hatta bir gün Liqin’le beraber açık havada uzun bir yürüyüş yaptık (bkz. üst görsel), 3 ay sonra ilk defa dışarıda yemek yedim (aynı bir gün içinde), Liqinler uzun uğraşlar sonucu siteye girebilip evimize geldi ve çok güzel 1 akşam geçirdik (bu başka bir gün). Bu insanlık için minik benim için büyük aktiviteler beni hayata bağlayan ipleri ufak ufak sağlamlaştırdı. Bunun dışında uzun zamandır ertelediğim, artık bütün bahanelerimi tükettiğim Çince yeterlilik sınavına hazırlanmaya başladım. Hatta çalışmaya başladıktan hemen sonra, geçtiğimiz haftalarda aldığım bir Türkçe-Çince çeviri dosyasını da minik bir motivasyon hediyesi olarak kabul ediyorum. Bütün bu olumlu gelişmelerin darısı canım vatanımın başına deyip bu ay okuduğum kitaplara geçiyorum.

1_FXbbXHcSmS1m5Lld0poJJg.png

İş sebebiyle okuduğum kitaplar arasında en sevdiğim, ilk sayfasından itibaren içime baş karaktere karşı ufak ufak kıskançlıklar eken, hafif romantik hafif maceralı kitabın adı Where the Wilderness Lives. Bir kanal üzerinde demir atmış bir teknede yaşayan biri işitme engelli, ikisi ikiz, biri ergenlikte ısınma turları atan dört kardeş, kocaman sevgi arsızı bir köpek ve İspanyol asıllı egzantirik bir anne. Akran zorbalığı, benliğini keşfetme, kendi sınırlarını belirleme, sorumluluklar ve cesaret göstermemiz gereken dönemeçler… Herkesin bir parça da olsa kendine dair bir şeyler bulabileceği, orijinal bir kurguda bütünlenmiş bir kitap. Mayıs 2020'de İngiltere’de yayınlanacak, umarım ki kısa zamanda da Türkiye’de.
Kendi irademle okuduğum kitapların arasından bahsetmek istediğimse erteleye erteleye bugüne getirdiğim ve okuyup artık üstümden attığım Saatleri Ayarlama Enstitüsü… Oldukça yavaş bir girişten sonra ortalara doğru gereklilikten istekliliğe kayabilen bu kitabı çoğumuzun zaten okumuş olduğunu farz ediyorum. Benim gibi her rafta gördüğünde onu değil de yanındaki kitabı alanlar için Hayri’nin hayatının gerçeklik çarkını kaybettiği ve bir hayal içinde, artık yalnızca bir figüran olduğu kendi hayatının sorgulamalarla ve derin iç konuşmalarla takip ettiğimiz hikayesi olduğunu söyleyebilirim.

Ne izledim? Aslında bir sürü şey izledim malum zamandan bol bir şeyim yok. Ama en etkilendiğim film, ödüllü bir animasyon filmi olan Fransız yapımı I Lost My Body oldu. Paris’te ait olduğu vücudu arayan kopuk bir el, başkahramanın çocukluk anılarından geçerken bize de Paris’i gezdiriyor. Az diyaloglu bol detaylı mekan çizimli yaklaşık bir buçuk saatlik sakin, rahatlatan , acıklı ve güzel bir hikaye.

Peki bu ay ne yapmadım? Eg-zer-siz. Karantinamızın ilk iki ayı çok güzel götürdüğüm günlük egzersizlerim bu ay yavaş yavaş azalarak sona erdi. Hiçbir bahanem de yok. Külliyen tembellik sebepli. Gelecek aydan bol bol hareket diliyorum. Yoksa özgürce dışarıda salınabileceğimiz günler geldiğinde ben hayatıma dümdüz bir baston olarak devam etmek zorunda kalacağım.

Otuz bir gününün her birini ayrı ayrı hissettiğim bu koca ay her şeye rağmen ve her şeyle birlikte dün itibariyle bitti. Yazıda bahsetmeye değer bulmadığım tonla başka şey de yaptım; Yefan’a doğum günü browniesi, fazlalık eşyalardan kurtulma toplanmaları, yeni kahve tarifi denemeleri, evdeki minik tarlamın bakımı… böyle böyle tükettim bu ayı. Nisan hepimize iyi haberler getirsin. Bu ay sonu yazısı için oturduğumda daha güzel şeylerden bahsedebileyim. Bir dahaki yazıya kadar hepimize dinginlik ve aktif bir bekleme süreci diliyorum.

Q.E.D.

Creative Commons Atıf-Ticari Olmayan Kullanım-Aynı Şekilde Paylaşım 4.0 Uluslararası Lisans Sözleşmesi