An an yorgunluktan içime kapandığım, an an yerimde duramamaktan duraklarca yürüdüğüm çalkantılı bir mart ayının jurnalinden merhabalar. Mart ayı geldiğinde kendi kendime hep "heyecanlanma... heyecanlanma..." derim. Kışı resmen bitirmiş olmanın verdiği o kıpır kıpırlık ne yazık ki mart yağmurlarıyla erir gider. Bu senenin mart ayında da fiilen kışı yaşamaya devam ettik büyük oranda, ara ara güneş açmadı da değil.

Bu ay bi’ açıldık, cumartesilerce gezdik; bi’ kapandık, zaten hava da kötü deyip evimizde oturduk. Kimi gün bu son mont giyişimizdir herhâlde dedim kimi gün atkımı sarınıp öyle çıktım evden. Önümüzdeki güneşli yazın hatırına katlandığım yağmurlu mart, yine yağmurlu bir günle sona erdi. Bana da anlatacak yerler, kitaplar, anılar bıraktı.

Aylar sonra bu kez bu ay nereye gittim kısmında baya heyecanlıyım. Bu ay kısıtlamasız geçen her cumartesi sabahın ilk ışıklarıyla evden çıkıp akşamın son ışıklarına dek, ayaklarımıza kara sular inene dek gezdik. İlk cumartesi Salacak’ta kedilerle birlikte yaptığımız uzuuun kahvaltıyla açtık karantinamızı. Benim adını bile hatırlamadığım, ama Yefan’ın yıllar önce kahve içtiğimize inandığı cafelere gittik. Baktık kalabalıklaştı, hop tekrar sahile indik. İkinci cumartesi Küçükyalı’da aldık soluğu. Bostancı sahilini boydan boya arşınladık. Yefan’ın canı mangal çekti öğle vakti ocakbaşına oturduk. Suadiye, Erenköy derken eve kadar yürüdük. Üçüncü cumartesi yürüme rotamız Beşiktaş-Bebek’ti. Kuruçeşme’de bi’ çay, hoop Sirkeci’ye Yefan’ın favori börekçisine. Gülhane’de kısa bir mola, sonra eve. Sirkeci’den Kadıköy’e vapurla geçtik (mecbur) Kadıköy’den eve yürüdük bu sefer de. Dördüncü cumartesiye gelemeden kısıtlamalar geri döndü, kendi etrafımızda minik bir tur atabildik sadece. Önümüzdeki cumartesilerden umutluyum yine de. Belki hemen önümüzdeki değil ama mutlaka önümüzdekinin önündekinin önündekinin önünd…

Bu ay ne okudum köşesinde okuduğum değil de dinlediğim bir kitaba yer vermek istiyorum: Yu Hua’dan China in Ten Words (On Sözcükte Çin). Yakın Çin tarihini “Halk”, “Örgütlenme”, ünlü şair “Lu Xun”, “Devrim”, “Taklit” gibi on ilginç başlık altında, ’60 doğumlu yazarın anılarının renginden dinlediğim bu kitap üç senelik kısa Çin tecrübemin zihnimdeki fütüristik resmini de kendi tonuna bürümeyi başardı. Hua anlattıkça dinlediğimi bile unuttuğum başka hikâyeler yeniden canlandı, hepsinin içinden yepyeni anlamlar çıktı. Kitap bitince aynısının Türkiye versiyonunu okumak istedim. Aynı radikallikte olmasa da son altmış yıldaki değişimi ülkemiz öznesinde de bilmek istedim. Birkaç ay önce yine ne okudum köşesine konuk aldığımız Kemal Karpat’ın Dağı Delen Irmak’ında kokusunu aldığım yakın tarihi başka bir renkte de görmek istiyorum. Bu konuda öneriniz varsa buralara bir yerlere yorum olarak yazabilirsiniz veya Whatsapp, Instagram nereden daha kolay gelirse oradan konuşabiliriz.

“Halk sözcüğünden başka, hem her yerde bulunup hem de görünmez olan, durumu bu kadar garip başka kelime var mı bilemiyorum.” (On Sözcükte Çin, Yu Hua)

İş için okuduğum kitap kısmına gelirsek sadece neler okudum neler demek istiyorum. Yayımlanmış, yayımlanmamış, yayımlanma ihtimali olan, yayımlanmaktan son anda vazgeçilen bir sürü kitap okudum. Fakat bu defa buraya iş için aldığım fakat keyif için almaya devam ettiğim yeni bir süreli yayından; Oksijen Gazetesi’nden bahsetmek istiyorum. Küçükken sabahları kapıdan aldığım 3-4 farklı gazeteyi yaya yaya okumayı söken, üniversitede kütüphaneye sırf günlük gelen gazeteleri kurcalamaya giden, fakat gazete dahil basılı süreli yayınlardan yıllardır uzak düşmüş bir gazete okuru olarak bana yeniden çevire çevire gazete okuma keyfini yaşatan bu yeni soluk, hafızamda bu ay okuduğum bütün kitaplardan daha fazla yer etti. Bir yerlerde rastlarsanız mutlaka alın, kurcalayın. Her Cuma yeni sayısı düşüyor bayilere ama ben şahsen bir pazartesi sabah kahvesi okuması rutini hâline getirdim, tavsiye ederim.

Bu ay her nasılsa ne izledim köşesi de çok kalabalık: Belgesellerden (Ahtapot Öğretmenim) fantastik Çin filmlerine (Ying Yang Efsanesi), çıtır dizilerden (The Marvelous Mrs. Maisel) kitap trailerlarına (Malamander) onca şey izlemişim. Birini biraz daha açmam gerekirse parantez içi örnekler arasında yer almayan Modern Family’den bahsetmek isterim. Aslında birkaç ay önce başladığım, bu ay da fırsat buldukça izlemeye devam ettiğim bu görece eski dizi, keşfetmeden önce birkaç ay eksikliğini hissettiğim “yemek yanı dizisi” kontenjanındaki boşluğu hemen doldurdu. Keyifli, sakin, tam bir yemek arkadaşı. Türkiye’deki Yefan’a, Çin’deki kendime benzettiğim Gloria karakteri, şapşallığıyla bana eski öğrencilerimi hatırlatan Luke, Friends-Monica kadar kıl olduğum Claire… Netflix’e düşmesiyle herkesin mutlaka karşısına çıkan Modern Family harika bir gamsız dizisi.

Bu ay ne yapmadım kısmını es geçmek istiyorum. Yapmam gerekeni, yapmak istediklerimi gani gani yapmışım, eksikliğini hissettiğim pek bir şey gelmiyor aklıma. (uuu!)

Bu jurnali yazmadan önce mart ayımın depresif ve sakin geçtiğini düşünüyordum. Yazdıkça güzel anlar, mutlu eden detaylar geldi aklıma. Sandığım kadar da “kötü” geçmemiş olması nisan ayına dair umutlarımı artırıyor. Nisan bize güzel bir jurnal getirsin!

Q.E.D.

Creative Commons Atıf-Ticari Olmayan Kullanım-Aynı Şekilde Paylaşım 4.0 Uluslararası Lisans Sözleşmesi