Yarısı kış, yarısı yaz, neredeyse tamamı evde geçen bir mayısın jurnalinden merhabalar. Bu ay n’aptığıma n’ettiğime geçmeden önce olmayan nisan yazısından meselesine açıklık getireyim. Nisan yazısı yok, çünkü nisanda ben de yoktum. Bu tuhaf ayın getirdikleriyle nasıl baş edeceğimi bilemeyip ölü taklidi yaptım.

Bu esrarengiz aydan mayıs ortası gibi sıyrıldım. Hepimizi bunaltan neredeyse üç haftalık kapanma sezonu beni kendime getirdi.

Yazıyı nisan jurnaline çevirmeden mayısa dönüyorum. Bu ay harika bir şey oldu ve kedi edindik! Minik patilerini karnının içine çekip kapı aralığından bizi izleyen, ağzını şapırdatarak hapır hupur mama yiyen, battaniyeyi üstüne örter örtmez dayanamayıp uykuya dalıveren tatlı mı tatlı yeni bir ev arkadaşımız oldu. Ne kadar bizimle kalacak, bilmiyoruz. Bilenler bilir, yıllar önce sahiplendiğim Kedobi’yle ilk yılımızı dolduramadan onu annemle babamın kollarına bırakıp binlerce kilometre uzağa taşınmıştım. Geri döndüğümdeyse sevgili kedim evinde öyle mutluydu ki yanıma alamadım. Umarım Pişmani Ye’yle daha uzun yıllarımız olur.

Bu ay nereye gittim kısmı boş kalacaktı ki ayın 19’unda “dışarı çıkma izni” verilmesi ve havanın çiçek gibi olmasıyla aylar sonra Maltepe sahilde mis gibi bir gün geçirdik. Bu mis gibi gün, bir önceki gece ani bir kararla taksiye atlayıp arkadaşımıza gitmemizle başladı. Yolda durup mangal kömürümüzü aldık ve tam gece yarısında mangal dumanı altında kapanmanın bitişini kutladık. İs kokulu bu gecenin ardındaki sabah tıngır mıngır sahile yürüdük. Onu aradık, bu geldi derken öğleden sonra neredeyse 15 kişilik koca bir grup olduk. Çimlere yayılmış binlerce insan, kamp sandalyeleri, güneş yer değiştirdikçe kilimi kaydırmak, mobiletle gezen çaycı, ikili bisikletler, sepsert futbol topuyla voleybol oynamak… Özlediğimiz manzaralar bunlar. Bir elim, bir gözüm ve aklımın güzel yarısı bilgisayarımda ve işte olsa da keyiften dört köşe bir gündü.

Kitap konusuna gelirsek, okumaya başladığım ama henüz bitiremediğim, yine de burada yer vermek istediğim kitap: Mina Urgan’dan Bir Dinozorun Anıları. Yaşlılığı överek başladığı yazısında yer yer çocukluğuna, yer yer gençliğine dönen; kimi zaman Paris’te bir sanatçının evindeki çerçeveleri kimi zaman Bodrum’da arkadaşlarla keyifli bir akşamüstü sofrasını anlatan Urgan’ın acısıyla tatlısıyla, dolu dolu yaşadığı hayatını anlattığı bir anı-otobiyografi kitabı. Bu kitabı sevdim çünkü okurken Mina Urgan gibi koca koca tarihi olayları bizzat tecrübe etmiş, güzel insanlarla oturup kalkmış bir edebiyat profesörünün n’aptım n’ettim yazısını okuma şansını yakalamışım gibi tatlı bir tat oluyor ağzımda. Kitabı sevmedim çünkü fikri olarak bazı noktalarda çeliştiğini, heyecanla anlattığı bazı anekdotlarında “halka” yukarıdan baktığını hissetmek beni rahatsız etti. Urgan, 1915’te başlayan ömrü boyunca siyasi ve fikri anlamda belki de şu an empati kuramayacağımız kadar çılgın değişikliklere şahit olduğu için tolerans eşiğimi daha yüksekte tutmaya gayret ediyorum.

Ne izlediğime gelecek olursak… Bu ay aramıza katılan Pişmani Ye’nin hatrına İstanbul’un Kedileri belgeselini izledik. Herkesin bir gün on beş dakikalığına da olsa ünlü olacağı tezinin tekirlerin dünyasında da geçerli olduğunu ispatlayan bu belgeseli geçen sene izlemiş olsaydım İstanbul’u çok, çok, çok özlerdim. Belki de gözlerim yaşarırdı, bilemiyorum. Balıkçının kedileri, teknede yaşayan kedi, camlara tıklayıp içeri alınmayınca mafyalaşan kedi, pazar yerindeki hırçın kedi, mahallenin ağır abisi bıçkın kedi, çay bahçesinde insanların tabaklarına dadanan haydut kedi… Hepsinin hikâyesi öyle tanıdık ki. Belgeselin olası devam bölümü için ben de birkaç kedi önereyim: yayınevinde yıllardır oda oda gezen yüzsüz kedi, sitedeki kaşlı kedi, metro girişinde bekleyen uykucu kedi, her akşam eve dönüş yolunda ince parmaklıkların arasından pati çakan çak bi’ beşlik kedi, verdiğim mamayı beğenmeyen ama söylene söylene yemeye devam eden otopark kedisi, bakkalın cips yiyen kedisi. Hepsinde star ışığı var. Biraz kapris yaparlar ama iyi oynarlar.

Bu ay ne yapmadım? Bu ay ukuleleyi elime almadım… Her zaman şöyle tuhaf bir düşüncem olmuştur: Bir gün, dünyanın herhangi bir yerinde beş parasız kalırsa bir insan, hemen çantasından flüdünü, ukulelesini, mızıkasını çıkarıp en azından karnını doyurabileceği parayı kazanabilir. Bir müzik aletiyle iyi kötü iki üç şarkı çalabilmek, bütün umutlar tükendiğinde, birinin hayatını kurtarabilir. Yani bir enstrüman çalmak benim cüzdanımdaki n’olur n’olmaz parası, kolumdaki “altın bilezik”, “kefen parası”. Gelin görün ki yıllar boyu, başka yörelerden başka müzik aletleri denemelerim ciddi anlamda bir sonuç vermedi. Odanın bir köşesinde tıngır mıngır çalındığı günleri yâd eden müzik aletleri huzurevine bir de ukulele eklenecek gibi. Belki de ona ihtişamlı bir geçmişi olmadığı için çalınacağı günü umutla beklediği bir bekleme salonu açmalıyım, bilemiyorum.

Saçma sapan başlayıp ortalarında biraz eli yüzü düzelen mayıs ayı bir sonraki aya belli belirsiz bir gülümsemeyle göz kırparak sona eriyor. Haziran jurnalinde görüşmek üzere sevgili jurnalseverler.

Q.E.D.

Creative Commons Atıf-Ticari Olmayan Kullanım-Aynı Şekilde Paylaşım 4.0 Uluslararası Lisans Sözleşmesi