Okuduğundan daha fazla kitap alanları eleştirmiyorum. Belki daha çok okumayı umuyordur, belki de göz alıcı kapakların ve iddialı tanıtım yazılarının cazibesine kapılıp kitaplığını dolduruyordur. Yanlış anlaşılmak istemem, uzun uzun kitapçı gezmek benim de en keyif aldığım işlerden. Öyle ki harflerin bende hiçbir anlamda birleşmediği ülkelerde bile kapakları seyretmeye kitapçılara giderim. Fakat işi aksiyona dökemem, elime alıp heyecanla kurcaladığım her kitap benimle eve gelemez. Yıllardır kilo sınırı olan bagajlarla oradan oraya taşınmanın yol açtığı bir balıkçı hassasiyetiyle tartarım kitabı: Bu kitabı gerçekten okumak istiyor muyum, eğer öyleyse e-pub’ını satın alabilir miyim, Storytel’de dinleyebilir miyim… Genellikle -özellikle son yıllarda- üç soruya da evet cevabı verebildiğimden fiziksel kütüphanem oldukça küçük ve dağınıktır.

Sanal kütüphanem, bir değnek değip de ete kemiğe bürünse işte o zaman işler biraz karışabilir. Her telden çalan, başka dillerde ve fikirlerde kitaplar bir rafta yan yana tozlanabilir. Orijinal dilinde dinlemeye çalıştığım 10 sözcükte Çin’le iş için okuduğum fantastik çocuk kitapları birbirine sırtını yaslarken, yakın tarihimizin yükünü sırtlayan Kemal Karpat’la Japon felsefesini kurcalayan Hector Garcia aynı yatakhaneyi paylaşabilir.

İşte bu yüzden birazdan listeleyeceğim, haziran ayında okuduğum (dinlediğim) kitapların arasında bir bağ aranmasın. Buluştukları tek yer benim okunmayı bekleyenler rafım.

Aylardır üzerime yapışan, iş dışında kitap okuyamama illetini “her ay hiç olmadı bir kitap” şeklinde kırmaya çalışıyordum ki uzun bir iş gününün sonunda müthiş bir açlık hissettim zihnimde. İştahla okunmayı bekleyen kitaplarımdan birini aldım elime ve ilmek ilmek söküldü bütün liste.

Ayşe Kulin’in Veda’sıyla başladım. Osmanlı’nın son yıllarını konu alan roman, son padişahın ülkeyi terk etmesiyle son buluyor. O yılların İstanbul’unu, özellikle de Beyazıt ve Beşiktaş’ını dinlerken sabahları işe giderken bahsi geçen yerlerden geçmek büyüleyici bir histi. Hele ki bir resmi evrak işi için Sirkeci istasyonunun tam karşısındaki 2. Noter’in o tarihi binasına girdiğimde bir anlığına zamanda yolculuk yaptığıma neredeyse eminim. O aşınmış ahşap masalar, koridordaki zayıf sarı ışık, demir parmaklıklı pencereden görünen boğaz manzarası beni 1920’lere götürdü. Edebi anlamda etkilendiğimi söyleyemeyeceğim bir eser olsa da gerçek zamanlı mekanlarla birleştirerek dinlediğimde hikâyeyi hissettiğimi söyleyebilirim.

Veda’nın ardından Mahir Ünsal Eriş’ten Sarıyaz’ı aldım elime. Öyküleriyle depremde yıkılan bir binanın etrafında tam tur döndüren bu kitap, enerjisinden midir yoksa gerçek bir tesadüf mü bilmem, İstanbul’da geçtiğimiz haftalarda gerçekleşen minik depreme denk geldi. Hepimiz için hassas bir mevzu olan depremi başka gözlerden gösteren bu öykü kitabını gerçeğe yakın, “ailemizden” buldum.

Görece ince bir kitap olan Sarıyaz’ı bitirdiğim gibi Ercan Kesal’ın Peri Gazozu’na saldırdım. Peri Gazozu; yazarın hayatının farklı anlarına ve yerlerine bakıp çıktığımız, ara ara babasının ceketinin ağırlığını omuzlarımızda hissedip ara ara annesinin “guzuum” demesine hislendiğimiz buram buram Anadolu kokan bir kitap. Karşılaşmadığımız için bilmediğimiz, anlatılmadığı için duymadığımız, bazısını da görmeye görmeye unuttuğumuz dertlerin başka tonlarını gösteriyor Kesal okuruna. Bu kitabı tek kelimeyle tanımlamam gerekse hiç düşünmeden “efkârlı” derdim.

Peri Gazozu’nu okumanın neden olduğu ağırlığı “ferah” bir okumayla üzerimden atmak istedim. Böyle hissettiğimde aklıma ilk Hesse gelir. Alfabeyi bir palet gibi kullanarak sayfaları boyayan Hermann Hesse’nin Ağaçlar kitabı, beni yine yanıltmadan, ilk dakikadan itibaren yemyeşil ağaçların gölgesinde uzanma hissiyle sarıp sarmaladı beni. Yazarın yavaş yavaş vazgeçtiği insanlarla her gün bir arada yaşama alışkanlığı, yerini vefalı ağaçların seyrine ve sohbetine bırakmış. Gerçi böyle bir çalışma odam olsa ben başka türlü mü yapardım, sanmam:
“Yoldaşlarımdan biri de hafif eğri duvarları, yıpranmış ve iyice solmuş duvar kâğıdı, tavanın sıvasındaki çatlaklarıyla çalışma odamdır. Güzeldir çalışma odam. Elimden alınması felaketim olurdu. Ama onun en iyi tarafı küçük balkona açılmasıdır. Balkondan koyları, dağları ve köyleriyle, yakın ve uzak düzinelerce köyleriyle Lugano Gölü’nü ta Sannamed’e kadar görmekle kalmam, yaşlı, saygıdeğer ağaçların, rüzgâr ve yağmurda salındığı dar ve dik yokuşlu taraçalarda güzel, ulu palmiyelerin, gümrah kamelyaların, orman güllerinin, manolyaların yükseldiği, porsuk ağacı, mor kayın, Hint söğüdü, her daim yeşil yaz manolyasının büyüdüğü, eski, ıssız, büyülü bahçeye de bakarım ki benim için en güzeli budur. Penceremden görünen bu manzara, bu taraçalar, bu çalılık ve ağaçlar, odalardan ve eşyalardan daha çok aittir bana ve hayatıma. Benim asıl arkadaş çevrem, asıl yakınlarım onlardır. Ben onlarla yaşarım, yanımda onlar durur, onlara güvenirim.”

Bu kısa süren tatlı düşün ardından keyfimi hiç bozmadan Fuat Sevimay’ın Anarşık kitabına geçtim. Hayır Anarşik değil, “Anarşık”. Bir mahkemede geçen diyaloglar ve Kürdan lakaplı, tuhaf mahalle sakinin kendi gibi tuhaf cenazesi etrafında dönen kitaptaki her karakter şahsına münhasır. Sevimay da öyle güzel can vermiş ki her birine hikayedeki kâtip benmişimcesine kelime kaçırmadan dinledim kitabı. Ağaçlar’la gevşeyen kaslarım tatlı tatlı uyandı.

Aylardır okunmayı bekleyen bu kitapları uzak bir coğrafyada aklımda bambaşka şeylerle dizmiştim rafa. O zaman okusaydım şimdikiyle aynı etkiyi bırakır mıydı üzerimde bilmem. Her kitap kendi okunacağı zamanı seçse, beşi de yine bu aya doluşurdu. Hırçın olanlarından biri -Peri Gazozu belki- atıverirdi birini raftan aşağı, dört kitap kalırdı gene bu ayın rafında. Hiç aklımda yokken, tamamen bedensel ve zihinsel dürtülerle okuyup bitiriverdiğim bu beşli bir daha dünyanın herhangi bir yerinde yan yana gelir mi, sanmam.

Q.E.D.

Creative Commons Atıf-Ticari Olmayan Kullanım-Aynı Şekilde Paylaşım 4.0 Uluslararası Lisans Sözleşmesi