Çılgınlar gibi yoğun, yavaş ve soğuk geçen bir ayın, şubat ayının jurnalinden merhaba! Aylardır çeşitli bahanelerle n’aptım n’ettim yazılarını ihmal ediyordum.

Çeşitli bahaneler:
-Minik bir iş değişikliğiyle gelen yoğunluk
-Medium’dan kendi siteme taşınma işleri
-Havanın mütemadiyen kapalı olmasının getirdiği karamsar ruh hâli
-Okunacaklar listemin kabardıkça kabarması ve artık eritmem gereken noktaya ulaşması

Fakat artık bütün bahanelerimin tükenmesiyle seriye kaldığımız yerden devam etmem şart oldu.

Şubat karlı ve ıslak bir ay oldu. Nedense İstanbul’a bu kadar kar yağacağını hiç ummuyordum. Belki de unutmuştum. İlk yağdığında uzun yürüyüşlere çıkıp karın kokusunu ve ferahlığını doya doya içime çektim. İkinci yağdığındaysa birkaç gün daha yağacağını bilmek telaşımı aldı, yalnızca camdan seyrettim.

Birkaç seferdir bu ay nereye gittim kısmına geldiğimde geriliyorum. Malum, pek bir yere gidemiyoruz… Yine de diğer aylardan farklı olarak daha çok insan içine karıştığımı söyleyebilirim. Yolumun üzeri Kadıköy’ü sokak sokak dolaştım, baloncuklu çay tadımladım (orijinaline en yakınını bulduğumda mutlaka buraya da yazacağım), birkaç defa Yefan’la moda sahilinde yedik akşam yemeğimizi, dışarıyı eve getirip mutfakta mangal yaktığımız da oldu (şehir hayatına alışmaya çalışıyoruz). Bu kısmın önümüzdeki aylarda pandeminin sona ereceğini umarak daha da şenleneceğine inanıyorum.

51000602366_2d0da88be7_o.jpg

Ne okudum? Hiçbir baskı altında kalmadan, kendi irademle okuduğum-dinlediğim kitaplara önce beni şaşırtanıyla başlayayım: Cehenneme Övgü. Yazılarını bayıla bayıla okuduğum, röportajlarını ilgiyle dinlediğim ama o herkesin kitaplığında bulunan meşhur kitabını okuma fırsatı bulamadığım Gündüz Vassaf, yaklaşık 40 sene önce yazdığı yazılardan oluşan Cehenneme Övgü kitabında teknolojiye bakış açısıyla, kadının toplumdaki yerinin değişmesine dokunan fikirleriyle beni epey şaşırttı. Diğer yandan, totaliterliği toplumdan bireye, geniş bir açıyla ele aldığı denemelerini totalitarizme dair ülke boyutunda edindiğim minik Çin tecrübemi anımsaya anımsaya okumak kitabı benim için daha derin, daha acı kıldı. Belki kitabı birkaç sene sonra, başka bir hayatın içinde okuduğumda daha farklı tatlar da çıkarabilirim. Deneyeceğim.

İş için okuduğum on-lar-ca kitap içinden ilk aklıma gelen en son okuduğum, Nisan ayında Türkiye’deki okuruyla buluşacak The Boy with the Butterfly Brain, Kelebek Zihinli Çocuk oldu. ADHD ile boğuşan, tam anlamıyla boğuşan, Jamie’nin fıstık ezmeli-kremalı sandviç tadındaki dağınık hayatıyla mükemmelliği takıntı hâline getirmiş, ancak kusursuz bir prenses olduğunda sahip olduğu bütün problemlerin çözüleceğine inanan Elin’in masalsı hayatı bir evde çarpıştığında ortaya kimsenin ummadığı şiddette bir patlama meydana geliyor. Fakat bu patlamanın ardında Jamie ve Elin dahil, kitaptaki karakterlerden okura herkesi şaşırtan, jelibon gibi yumuşacık, yaz günü gibi sıcacık bir arkadaşlık saklanıyor. Bir an önce Nisan gelsin, herkes okusun ve üzerinde uzun uzun konuşalım istiyorum.

Ne izledim… Bu ay izlediğim her şeyi bir kenara koyup geçen ay izlediğim bir animasyondan bahsetmek istiyorum: Soul. Filmin güçlü, sarsıcı hikâyesinin önüne geçebilmeyi başaracak derecede iyi animasyon tekniklerinden başlayayım. Ruhların çizimi, evrenler arası geçişler, karakter ve mekân çizimlerindeki detaylar ve hareket genişliği… Uzun zamandır teknolojik anlamda bu kadar ileride duran, etkileyici derecede görsel kaliteye sahip bir yapım izlememiştim. Teknikten, teknolojiden çok anlamayan biri olarak ben bile durdurup durdurup detayları incelediysem gerçekten iyi bir arka plana ve altyapıya sahip olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bunun yanında, “anı yaşa” tabirlerinin bana inandırıcılıktan ve gerçekten uzak, fazla pembe geldiğini de söylemeliyim. Filmin sonunda ana karakterin çevresinde olup biten güzellikleri fark ettiği, dalından süzülen yaprağı selamladığı sahneyi dünya üzerinde evinden çıkınca yaşayabilecek o kadar az insan var ki… Eğer hikâye New York’ta değil de Meksika’da geçiyor olsaydı, veya Türkiye’de, ya da fazla uzağa gitmeyelim, New York’un daha arka bir mahallesinde, baş karakter gerçekten sokağa çıkınca böyle umut veren, ağaçlı çiçekli bir sokak selamlar mıydı onu gerçekten? Filmi izlerken keyif alsam da sonu epey soğuk, ve acımasızdı bana göre.

Gelelim bu ay ne yapmadığıma… Bu ay arkadaşlarıma fazla vakit ayıramadım. İş yoğunluğu, pandemi şartları, soğuk hava derken normale göre çok az vakit geçirebildik birlikte. Her şeyi biraz daha düzene sokabileceğimi umduğum martta böyle olmaması dileğiyle.

Bahar herkese güzel haberler getirsin, iyi hikâyeler okutsun, bizi birbirimize götürsün. Mart ayı jurnalinde görüşmek üzere.

Q.E.D.

Creative Commons Atıf-Ticari Olmayan Kullanım-Aynı Şekilde Paylaşım 4.0 Uluslararası Lisans Sözleşmesi