Görece serin bir ağustos ortasından merhaba! Geçtiğimiz ay, temmuz yazısını Tibet’ten yazacağımı söylemiştim. Bu ayki jurnalimi yayınlamayı planladığım tarihlerde de oralardaydım. Fakat ay benim için öyle karışık başladı ki yazı ertelendikçe ertelendi ve ben o arada Tibet’ten İstanbul’a uçmuş bulundum. (Hoşbulduk :)) Ağustos ayım görece serin geçiyor çünkü bkz. 3 sene tropikal iklimde yaşadıktan sonra kuzeye, İstanbul’a dönmek.
Temmuz ayı benim Çin maceramın son ayıydı ama temmuz ayının başında bile ayın sonunda artık Xiamen’da olamayacağımızın farkında değildik. Yine de belli belirsiz kendini hissettiren ayrılık kokuları bütün ayı elimde büyüyen öğrencilerime, sevgili belalım Liqin’e, favori suşicime ve baloncuklu çaycıma sarılarak geçirmeme neden oldu. Xiamen’ı bu kadar evsediğimi ben de yeni yeni anlıyorum.

Ay sonuna doğru tarihler kesinleştiğinde ve bize net bir şekilde İstanbul’a dönüş yolu göründüğünde bir yanda hızlı bir şekilde sabah Helgalara akşam Michaellara ev gezdirip tek tek sattığım eşyalar, kargoya verilecek koliler, bagaj hakkının çoktan içinden geçmiş kocaman çantalar ve valizler dururken bir yanda da uçağa binmemize üç gün kalana kadar iptal olup yeniden yeniden alınan biletlerle mücadele ediyorduk. Uçağa bineceğimiz gün şehri vuran tayfundan ve değişen vize durumlarından hiç bahsetmiyorum, o kısımlar bu uzun yolculuğun acı biberi.

1_vH8kX0miJi3Jp5dNP35hA.jpeg

Bütün bu karmaşanın sonunda biz ayın son günü 5 günlüğüne Tibet’e uçmayı başardık. Rakımın çılgın attığı, temiz havanın ciğerlerimizi dağladığı bölge, geçen ay iş için okuduklarımdan favorim olan ve yine bu coğrafyada geçen Running on the Top of the World kitabının da etkisiyle başka renklerde göründü gözüme. Her gittiğimde insanlarla bir önceki gidişime göre daha iyi iletişim kurabilmemin etkisi de var tabi. Bu ay nereye gittim parçasını meşhur Sarı Nehir ve Tibet Dağları’yla noktalıyorum.

Ne okudum? Kendi özgür irademle okumayı seçtiğim kitaplardan en beynimi okşayan Sezgin Kaymaz’ın Bakele eseri oldu. Tatlı çocukluk anılarının, tüyleri diken diken eden tesadüflerin, hepimizin her gün yaşadığı insanlık hâllerinin iç içe geçtiği minik hikâyelerden oluşan Bakele’yi bana annem tavsiye etmişti -ki annemin tavsiye edecek kadar beğendiği kitap azdır.

Şovalyelerin, Düşeslerin küvet keyfini bırakıp da ülkeyi yönetemeyen krallarını banyodan çıkarma çabasının olağanüstü resimlemelerle anlatıldığı 35 yaşındaki çocuk kitabı King Bidgood’s in the Bathtub iş için okuduğum kitaplar arasında açık ara en sevdiğim oldu. Okurken o kadar eğlendim ve etkilendim ki tek üzüntüm bu yalın yazımlı güçlü hikâyeyi daha önce okumamış olmak oldu.

1_mst0jexp72Lj5BMKcq730Q.png

Ne izledim? Sevgili belalım Liqin’le en sevdiğimiz date haftaiçi mesai bitiminde favori suşicimize gitmek, ardından büyük boy baloncuklu çaylarımızı alıp o an seçtiğimiz bir filme girivermekti. Pandemi boyunca, malûm, sinemalar kapandı, dışarıda yemek yerken iki kere düşünür olduk. Her ne kadar Çin’de, özellikle de Xiamen’da virüs meselesi büyük oranda bitmiş, aylardır yeni vaka görülmemiş olsa da sinemalar hâlâ kapalı, biz hâlâ tedirgindik. Ne var ki Xiamen’daki son haftamda bir anda sinemalar ciddi sağlık tedbirleriyle açıldı ve Liqin hemen ilk seansa bilet aldı! Xiamen’a ilk taşındığım sene vizyona giren Coco animasyonu üç yıl sonra Xiamen’a veda filmim oldu. Meksika’ya özgü bir gün olan “Dia de Los Muertos” yani ölüleri anma gününü klasik gitar tınılarıyla, flamenkolarla ve etkileyici repliklerle anlatan bu film şarkılarıyla, hikâyesiyle, karakterleriyle öyle güzeldi ki…
Bu ay ne yapmadım? Dinlenmedim. Hiç mi hiç dinlenmedim! Bu işi büyük umutlarla Ağustos ayına havale edip yazımı yine Coco’dan bir ninniyle kapatıyorum:

“Remember me…
Though I have to travel far
Remember me
Each time you hear a sad guitar
Know that I’m with you
The only way that I can be…”

Q.E.D.

Creative Commons Atıf-Ticari Olmayan Kullanım-Aynı Şekilde Paylaşım 4.0 Uluslararası Lisans Sözleşmesi